Türkiye’nin Siber Savaş İle İmtihanı

Hepiniz ilkokul ve lise döneminde tarih dersleri almışsınızdır. Doğruluğunu hiç tartışmayacağım ama hepimizin bu dönemde aldığımız derslerden öğrendiğimiz bir şey vardı hatırlarsanız; “Matbaa’nın anadoluya geç gelmesi nedeniyle bilimde dünyadan geride kaldık.

Matbaanın anadoluya geç gelmesinin nedenleri neydi peki? Çok yaygın ve kabul gören ilk görüş; “Din adamlarının “şeytan icadıdır” fetvası vermesi” yani din adamları yüzünden kabul etmedik, kullanmadık. Burada bir parantez açarak bir diğer nedeni daha paylaşmak istiyorum. Matbaanın geç gelmesinin önemli nedenlerinden biri olarak da Osmanlı tarihçileri daha çok o dönemlerde yaşayan 90 bin hattat sanatçısını gösteriyor. Eğer o dönemde matbaa gelmiş olsaydı 90 bin kişilik büyük bir işsizler ordusu oluşacaktı ve bu büyük bir sorun demekti. Bu nedenle de ilk aşamada matbaaya “gerek duyulmadığı” için uyum sağlanamadı.

Yukarıdaki her iki yargının hangisi ne kadar doğru bunu hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz belki ama bildiğimiz bir şey varsa o da matbaanın topraklarımıza geç girmesi, bizim uzun yıllar boyunca bilim ve teknolojiden geri kalmamıza neden oldu! Tartışılmaz bir gerçek.

Günümüze dönecek olursak biz neredeyiz?

Bilim ve teknolojide yaşadığımız geri kalmışlık şu anda bizi 2. hatta 3. dünya ülkesi konumuna getirmiş durumda. Araştırma, geliştirme ve üretim adına neredeyse hiç bir şey yapmıyoruz. Nedeni ne? Matbaa?

İnternet çağında yaşıyoruz arkadaşlar. Çok kabaca bir tabir olacak ama erişemeyeceğimiz bir bilgi artık yok. Türkiye’de yaklaşık 40 milyon internet kullanıcısı var, hanelerin %60’ından fazlasında ADSL internet bağlantısı var. Tüm bunlara rağmen bilgiye erişemiyorsanız bunun tek bir nedeni var “bahane” üretiyorsunuz, üretiyoruz.

Yaklaşık 2 haftadır Türkiye ciddi bir siber saldırı altında. Bu siber saldırıların sonuçlarını da ilk önce “.tr” uzantılı sitelere erişememekle ve dün de bankacılık sistemlerinin neredeyse çökmesiyle yaşamaya başladık. Tabi bunun sadece başlangıç olduğunu da umarım tahmin edebiliyorsunuzdur.

Siber savaş” konusunu ülke olarak henüz kavrayabilmiş değiliz. Bunun en büyük nedeni de bu şekilde yapılabilecekler konusunda bilgi sahibi olmamamız. Ülkece “hack” olgusunu bir hesabı ele geçirmekten öteye geçiremedik, neler yapılabileceğini bilmiyoruz. Bir çok alana etki ettiği gibi bunun da temelinde eğitim sistemimiz ve bilinçli medya okur yazarlığımızın olmaması yatıyor. Dijital dünyaya uyumlu bir eğitim sistemimiz yok. Görünüşe göre uzun zaman da olamayacak.

Dün yaşanan siber saldırılar sonrası bit Tweet attım ve sordum: 

Hem Twitter’dan hem de Facebook’dan güzel yorumlar geldi. Yorumların bazıları şöyle:

Veysel Kara: “insanlarin genel olarak fazla tembel olması + calismadan veya calisarak farketmez para odaklı olmaları. zeka ve ilim gerektiren her alanda olayımız bu”

Özkan Altuner: “Sansür ve yasak?”

Uğur Özmen: “Fark açılacak. Girişimci bile düşünce yapısı açısından feodal ile Sanayi dönemi arasında sıkışıp kalmış ve Bilişim dönemi bakış açısını yakalayamamış olduğu için pek umutlu değilim.”

Alparslan Demir: “Atla gelip sonradan yakalayacagız. Dijital gocebelik onem kazanirken gocebe toplumlar 22. asra girmeden dunyaya damga vuracak. Tugce’nin dedigi egitim meselesini şimdiden halletmeli ki atlar yanlış istikamete koşmasın.”

Benim bu konuyla ilgili bahaneler sıralamaya niyetim yok ama neden geride kalmaya devam ettiğimize dair bazı düşüncelerim var:

1- Eğitim sistemi. Evet, bir eğitim sistemimizin olmaması bu geride kalmışlığın temelini oluşturuyor. Cem Yılmaz zamanında bilerek mi söyledi bilmeyerek mi bilmiyoruz ama gerçekten “eğitim şart”.

2- Olayın ciddiyetinin farkında değiliz. Farkında olduğumuzu sanıyoruz fakat değiliz. Hala her gün onbinlerce vatandaşımız yerli araba, yerli uçak, önünde “yerli” olan ama aslında hiç bir önemi olmayan şeyleri paylaşıyor. Gözümüzü bürüyen bu “yerli” sevdası maalesef çok eski şeylere dayanıyor. Yazılım ve bilişim teknolojileri alanında hayal etmemiz gereken “yerli” şeyleri maalesef kaçırdığımız trenlerin peşinde koşarak harcıyoruz ve bu da bizi geride tutmaya devam ediyor.

Son çıkan “yerli otomobil” ile ilgili de şöyle demiştim:

Doğal olarak tepki de çekmişti bu söylediklerim fakat hala sonuna kadar arkasındayım.

3- Günü kurtarma çabasındayız. Yaşadığımız coğrafya, yaşananlar ve daha bir sürü sebep sayarak ülkece sadece “günü kurtarma” çabasında olduğumuzu görüyorum ve hatta bizzat bu ortamda yaşıyorum. Geleceğe dair hayaller, umutlar, planlar beslemiyoruz/besleyemiyoruz. Durum böyle olunca da gelecekte ne olacağıyla pek de ilgilenmiyoruz. Dün yaşanan olay hakkında ülkenin %99’unun bilgi veya fikir sahibi olmamasının nedeni de bu. O konu gündemimize girmeyi hak etmiyor.

Dünya Siber Ordular Kuruyor

Siber ordular derken kelimenin tam anlamıyla siber ordular kuruluyor. Bizim sürekli “klavye delikanlısı” dediğimiz insanları topluyorlar, eğitiyorlar ve hazırlıyorlar. Hali hazırda başlamış olan “djital/siber savaş” için hazırlıyorlar.

Dünyanın en gelişmiş ülkelerinde çok uzun zamandır siber ordular bulunuyor. Tıpkı yıllardır var olan gizli ajanlar gibi bu orduların da sayıları bilinmiyor fakat geçtiğimiz sene Amerika’da siber orduya katılması için 4.000 kişilik bir alım yapıldığını paylaşırsam sanırım şu anda ne kadar geniş çaplı bir ordudan söz edildiğini anlarsınız.

Rusya bu konuda KGB döneminde olduğu gibi yine çok iyi ve öncü 2001 yılından beri siber ordu sahibi. Çin, İran, Almanya, Japonya da hiç geri kalmıyor ve sayıları bilinmemekle beraber özel ordularını kurmuş durumdalar. Hatta öyle ki Person Of Interest dizisini izleyenler bilirler, Japonya şu anda siber saldırılara otomatik karşı koyabilecek bir yapay zeka üzerinde çalışıyor.

Aslına bakarsanız siber ordunuzun gücünü tabi ki asker sayınız belirlemiyor. Olağanüstü yetenekli küçük bir ordu ile büyük bir orduyu yenmeniz artık mümkün. Yine devreye savaş taktikleri giriyor.

Türkiye ise maalesef ki Tübitak’a bağlı olan küçük bir ekibe sahip henüz. Halbuki dünya siber savaş tarihini değiştirecek çapta büyük bir olay Türkiye’de 2008 yılında yaşandı fakat biz bundan o tarihlerde ve şimdilerde hiç ders almadık. Erzincan’da 2008 yılında Bakü-Tiblis-Ceyhan boru hattında meydana gelen patlamayı hatırlıyor musunuz? İşte o patlama dünyada oldukça büyük bir yankı uyandırdı çünkü biz kabul etmesek de araştırmalar bir siber saldırı olduğunu kanıtlar nitelikteydi. Bloomberg’de yayınlanan yazıyı zaman ayırıp okumanızı tavsiye ederim.

Konuyu çok dağıtmadan toparlamak istiyorum. Buraya kadar merak edip okuyanlara özel bir teşekkürü borç bilirim. Zaten başımıza ne geliyorsa okumamaktan geliyor.

Türkiye, siber savaş konusuna gerekli önemi vermeli. Bu konuda eğitim alanından başlamak üzere “yetkin” kişilerle çalışmaya başlayarak ilk adımlar atılmalı ve hızlanmalı. Yazılım ve internet teknolojilerine çok daha fazla önem vermeli ve bu alanda yetenekli ve meraklı kişileri daha fazla eğitmeliyiz. Başka şansımız yok. Yıllar sonra torunlarımıza “bahaneler” bırakmak istiyorsak o ayrı…

Mobil uygulamalarınız için fenomen pazarlaması

Mobil uygulama sahibi girişimciler için en önemli konu uygulamanın daha fazla indirilmesi. Bu konu tabi ki başlı başına bir iş kolu ve bir çok farklı çalışma modeli bulunuyor. Eğer yeni bir girişimciyseniz ve pazarlama bütçeniz az ise bu bütçeyi en etkili şekilde harcamak için farklı teknikler düşünmeniz gerekiyor.

Growth Hacking teknikleri dışında sonuç alabileceğiniz tek şey tabi ki para harcayarak reklam yapmak. (Growth tekniklerinin maliyetsiz olduğu anlamı çıkmasın sakın, detaylara girmemek için böyle tanımladım. Bunu ayrı bir yazıda detaylandıracağım.) Reklam yaparken de kullanabileceğiniz bir kaç model bulunuyor.

Reklam modellerine geçmeden önce bu yazıyı tamamen başarılı bir mobil uygulama, başarılı bir metin ve görsel/video ile reklam yaptığınızı varsayarak yazdığımı belirtmek istiyorum. Onlar iyi olmadığı zaman istediğiniz modeli deneyin, zaten başarı gelmez.

  • Google app install reklamları
  • Facebook app install reklamları
  • Instagram app install reklamları
  • Twitter app install reklamları
  • Youtube app install reklamları
  • Fenomen & influencer kullanarak reklam yapmak

En temel haliyle sınıflandırmamızı bu şekilde yapabiliriz. Twitter reklamlarını hiç bir zaman efektif bulmadım çünkü bütün deneyimlerimde hüsran ile karşılaştım. Büyük markalar dışında kullanılması çok doğru bir karar gibi gelmiyor bana. Onların kullanım amaçları da tartışılır. Instagram reklamları ise oldukça etkili olabilir ama bu konuda da daha önce Sosyalmedya.co’da bir yazı yazmıştım. Güven kazanmanız sıkıntı yaratabilir.

Bu mecraların her biri, kendi dinamikleri doğrultusunda farklı sonuçlar elde etmenizi sağlıyor. Bu mecralar ve performansları konusunda deneyimlerim doğrultusunda oldukça ilginç sonuçlarla karşılaştım.

Şu anda uygulama indirme odaklı (App install) reklamlar için en sık kullanılan reklam modellerinden biri fenomen kullanımı. Bu konuyu rahatlıkla televizyon reklamlarında ünlü kullanımı ile bir tutabilirsiniz. Artık yeni nesil için ünlü demek sosyal medya ünlüsü anlamına geliyor bu nedenle onların paylaşımları gerçekten değerli oluyor. (BBC’de yayınlanan makaleyi okumanızı tavsiye ederim.)

Ben uygulamalarım için 3 model denedim. Google Adwords, Facebook Ads ve sosyal medya fenomen kullanımını (Youtube, Instagram, Vine, Facebook, Twitter) test ettim ve sonuçlar oldukça şaşırtıcı. (Facebook’da Startup Turkey grubunda bir konu sonrası blog yazısı olarak yazmaya karar verdim.)

Fiyat performans olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki ünlü kullanımı tüm reklam modellerinden daha etkili. Yaptığınız uygulamanın türüne göre mecra ve kişi seçmeniz gerektiğini zaten tahmin ediyorsunuzdur. Yani kalkıp da bir futbol oyunun bir makyaj odaklı fenomen ile anlaşarak yaymak pek mantıklı olmayacaktır.

Fiyat performans olarak Fenomen kullanımı > Facebook > Google olarak sıralayabiliriz. Google’a para harcayarak iyi bir sonuç elde etmek artık çok zor ve çok büyük bütçeler gerektiriyor. Facebook ise maliyet olarak Google’dan daha uygun ve etkili fakat burda da gelen kişilerin hemen gitme oranları (uygulamanıza da bağlı olarak) daha fazla oluyor. Fenomenlerin tavsiyeleri, videoları, paylaşımları ise en büyük ve kalıcı etkiyi sağlıyor. Uygulamanız da başarılı ve kendini gösteren bir uygulama ise zaten devamı geliyor.

Son oyunumuz olan “Yuh” için Türkiye’de ve yurt dışından birer Youtube fenomeni ile anlaştık. Fenomen olmak için milyonlara hitap etmeleri gerekmiyor, takipçileri ile ilişkilerini takip etmeniz (özellikle yorumlar) oldukça fikir veriyor. Her video farklı bir tarzda hazırlandı birinde tamamen deneyim paylaşımı odaklıydık ve diğerinde de normal tanıtım yapıldı. Deneyim paylaşımı beklendiği gibi çok daha fazla etkili oldu. Türkiye’den çalıştığımız arkadaşımızın takipçi kitlesi ile olan ilişkisini de göz önüne alınca inanılmaz bir dönüş sağladık. (Her ikisi de bütçelerini çok kısa sürede amorti etti)

Türkiye’den Oyunbros kanalı ile yaptığımız çalışma:

Yurt dışı kitlesine hitap eden How To Man kanalı ile yaptığımız çalışma:

Özetleyecek olursak 10k ve altı bir medya planlama bütçeniz varsa ve hedef lokal pazar ise fenomenler en iyisi. 50k – 100k ve üzeri bir bütçe ile global hedefliyorsanız Facebook ve Google daha fazla etkili olabilir tabi eğer hedef ülkelerde fenomenlere erişip reklam yaptırabilirseniz o zaman kral sizsiniz. Yüksek bütçelerde reklam networklerinin etkili olma nedeni, bütçe arttıkça uzun vadede maliyetlerin oldukça düşmesi. Google’de kitlenin sevebileceği bir reklam ile büyük bütçeniz varsa maliyetleriniz oldukça düşebiliyor ve bu da sizi store’larda öne çıkan uygulamalar arasına yerleştirebiliyor ve böylece oldukça iyi geri dönüşler elde edebiliyorsunuz.

Edit: İstenmesi durumunda bazıları fatura ayarlayabiliyor. 🙂

Oldukça detaylı ve deneme-yanılma yapılarak çok fazla şey öğrenilebilecek bir iş kolu diyebilirim. Kısa tutmaya çalıştım. Eğer sorularınız veya eklemek istedikleriniz varsa lütfen yorum kısmını kullanarak paylaşın, cevap bulalım veya daha geniş bir paylaşıma çevirlim.

Saraysız Başkan Jose Mujica’yı Audi’ye Bindirdik

Jose Mujica, aslında oturup konuşsanız Türkiye’nin belki de %30’unun hayal ettiği, eğer gerçekten cesaret ederse %80’inin yapabileceği türde bir hayatı yaşıyor. Yaptığı şey aslında kolay olan, ama bizim içimize işlenen şeyler nedeniyle artık zor geliyor. Konuşmasında şöyle bir şey söyledi. “Siz beni yüceltiyorsunuz, büyütüyorsunuz çünkü yüceltmek istediğiniz birine ihtiyacınız var diye düşünüyorsunuz. Aslında yüceltmeniz gereken şey sizin içinizde.” Yani Mojica’yı sevin, saygı duyun buna kimse bir şey demiyor ama asıl yapmanız gereken gerçekten istiyorsanız onun gibi olmak için çabalamak. Gerisi bir çok ünlü insanın etrafında duyabileceğiniz boş hayran çığlığından başka bir şey değil.

Uruguay eski devlet başkanı Jose Mujica, namı diğer Pepe. Ülkesinde, neredeyse bir köy evi gibi sade bir evde yaşayan, tek mal varlığı eski bir WV Beetle olan ve onu kullanan Mujica bugün İstanbul Kitap Fuarı’ndan son model özel bir Audi ile ayrılmak zorunda kaldı.

Önce bir söyleşi söyleşi yapan ve sonrasında biyografi kitabı olan “Saraysız Başkan” kitabını imzalayacak olan Jose Mujica o kadar yoğun bir ilgi ile karşılaştı ki bu ilgi bir süre sonra neredeyse tehlikeli boyutlara ulaşıyordu. 80 yaşında olduğu için imza salonuna golf arabası ile giderken ve imza salonuna ulaştığında bu ilgi artarak devam etti. Korumların sayısı giderek arttı ve en sonunda özel bir kapıdan dışarı çıkarıldı. Kapıdaki Audi ile oteline doğru yol aldı.

jose mujica kitap fuarı

Detayları geçelim, demek istediğim şu ki hayat felsefesi sadelik, rahatlık, basitlik ve en önemlisi özgürlük üzerine kurulu olan bir adamın bu felsefesine göre hareket etmesine izin vermiyoruz. Onun fotoğrafını çekmek, kitabımızı imzalatmak istiyoruz ama bunu 1-3-5 değil binlerce kişi istiyor ve hepsi en önemli kişi her zaman “kendi” olduğu için en büyük tutku ile istiyor. 80 yaşındaki adamı ve eşini düşünen yok.

Kanaat önderlerine bu şekilde “aşırı” ilgi gösterenler ve göstermeyenler diye insanları ikiye ayırabiliriz sanırım.

Mesela, Keanu Reeves’i hatırlayalım. Ağzımız açık izlediğimiz Matrix efsanesinin ve daha bir çok iyi yapımın başrol oyunsu. Hatırlarsanız metroda çekilmiş bir videosu vardı ve hatta metroda (!) olmasını bırak bu videoda birine yer veriyor olması gibi bir durum vardı.

Ne kadar ilginç değil mi? Bu video çıktığından beri, benim de şu an yaptığım gibi sanırım Amerika’dan çok Türkiye’de konuşuldu. Çünkü bu durum onlara değil, bize ilginç geliyordu. 9Gag’de de konu oldu tabi ki bu video ama videonun orada tartışılmasının en büyük nedeni ne metroya binen Keanu Reeves ne de metroda bir kadına yer veren Keanu Reeves’ti. Onlar, yanına zenci oturduğu için ırkçılık yaptı mı, yapmadı mı tartışması yapıyorlardı daha çok (bu da ayrı bir saçmalık).

Justin Bieber İstanbul’a konser vermeye gelmişti hatırlıyor musunuz?

justin_bieber_istanbulda_1371

Uçaktan indiği anda pasaport kontrolüne bile girememişti, havaalanı hayranları (!) yüzünden karışmıştı. Uçaktan özel araca binen Bieber, polislerin orada pasaport kontrolü yapmasını sağlamıştı ve oteline mutfak girişinden geçmişti. Tabi ki her şey bu kadarla bitmiyordu. Aynı gece otelini tam 30bin kişilik bir hayran grubu bastı ve polisler hayranlarını zor dururdu.

Bunun gibi onlarca şey var, bir arkadaşınızla çok sevdiği futbolcunun teknik direktörüne veya başkanına yaptığı artistliği konuşun, sevdiği sanatçının bir hatasını tartışın, sevdiği bir yazarın saçma yönlerinden söz edin… Ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Karşımızdaki kişilerin de “insan” olduğunu hatırlayarak hareket etmediğimiz sürece yaptığımız şeyler boşa gider.

jose mujica söyleşi

Jose Mujica, aslında oturup konuşsanız Türkiye’nin belki de %40’unun hayal ettiği, eğer gerçekten cesaret ederse %70’inin yapabileceği türde bir hayatı yaşıyor. Yaptığı şey aslında kolay olan, ama bizim içimize işlenen şeyler nedeniyle artık zor geliyor. Konuşmasında şöyle bir şey söyledi. “Siz beni yüceltiyorsunuz, büyütüyorsunuz çünkü yüceltmek istediğiniz birine ihtiyacınız var diye düşünüyorsunuz. Aslında yüceltmeniz gereken şey sizin içinizde.” Yani Mojica’yı sevin, saygı duyun buna kimse bir şey demiyor ama asıl yapmanız gereken gerçekten istiyorsanız onun gibi olmak için çabalamak. Gerisi bir çok ünlü insanın etrafında duyabileceğiniz boş hayran çığlığından başka bir şey değil.

Facebook Factory! Yeni Nesil Fabrikalar Böyle Mi Olacak?

Az önce Sosyalmedya.co’da Facebook HQ ile ilgili bir yazı yayınlandı. Facebook’un 40 dönümlük arazi üzerine kurulmuş olan yeni ofisi tüm araziyi dolaşan, tamamen açık ofis şeklinde tasarlanmış ve yaklaşık 2.800 kişinin bir arada çalışabileceği bir alan olmuş.

Şimdi ilk bakışta ofisin yeri, manzarası, eğlencelik cihazlar barındırması, rengarenk olması çok hoş görünebilir ama maket videosu ve halihazırda çalışanlar içerdeyken çekilen videosunu gördüğümde ben korktum.

Facebook ofisinin maket halinin videosu (Çalışma masalarına dikkat)

View this post on Instagram

#mpk20

A post shared by Lu Wang (@luwang) on

Bir de çalışanların içerde çalışırken çekilen videosuna bakın.

View this post on Instagram

New office 🙂

A post shared by Andy Huang (@andrewjhuang) on

İnternet dünyasında “open office” kültürü çok yaygın ve sevilen bir kültür buna diyecek bir şey yok fakat Facebook bunu biraz abartmış. Benim bu çalışma ortamını gördüğümde aklıma gelen ilk şey aşağıdaki görsel oldu.

1- Open office demek 2.800 kişi ile bi arada çalışmak demek olmamalı.

2- İnternet dünyasında şirketler tekelleştikçe fabrikasyon bir sisteme geçiş gerçekleştiği konusunda birilerinin bir şeyler yapması gerekiyor. Facebook’un dışardan çalışan moderasyon ekiplerinin çalışma şartlarını bir inceleyin isterseniz.

3- Alanında iyi olan kişilerin çok önemli kriterlerle elendikten sonra işe girebildiği bu şirketler bana göre geleceğin “Çin fabrikalarından” bir farkı kalmayacak gibi.

4- Kol gücünü robotlar aldıkça beyin gücü fabrika konseptine geçiyor gibi. Facebook=WalMart olacaksa eğer bu ofis de Çin’deki fabrikalardan biri oluyor.

5- Bu sadece bir gözlem. Bir internet emekçisi olarak böyle bir ortamda şirketin adı “Facebook” olduğu için çalışmak istemezdim. Bu konuyla ilgili Facebook çalışanlarını dinlemek lazım. Acaba ne düşünüyorlar?

Peki siz ne düşünüyorsunuz? Böyle bir ofiste çalışmak ister miydiniz?

Youtube’da Her Şey İçin “Her Şey” Var – Öğrenmek İsteyene!

Konu Youtube olunca herkesin benden duyduğu bir şey var; “Youtube, dünyanın en büyük 2. arama motorudur!” Hal böyle olunca biraz düşünmek gerekiyor, neden en büyük arama motoru Google? Çünkü aradığımız her şeye doğru aramalar ile ulaşabiliyoruz. Youtube’da da aynı şekilde, doğru aramalar sonucunda neredeyse her konuda içeriğe ulaşabiliyorsunuz.

Son 5 yıldır ülkemizde video içerik üretimi hızla artıyor. Her ne kadar içerik üretiminde çok geride olsak da zamanla artacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yok. Şu anda dünyada en hızlı yükselen video içerik trendi “how to” videoları. “Nasıl yapılır” konulu videolar sayesinde bir çok konuda bilgi sahibi olabiliyor hatta belli konularda uzmanlaşma yolunda bile ilerleyebiliyorsunuz.

Yemek tariflerinden, ilüzyon numaraları, mekanik ürün yapmak, elektronik düzenekler, oyuncular için bölüm geçmeler, taktikler ve hatta bomba yapımına kadar her şey var. Listeyi dilediğiniz kadar uzatabilirsiniz.

Youtube’da her şey hakkında “her şey” olması güzel, insanlık için genellikle fayda sağlar ama ya bu içerikleri sizden önce robotlar kullanırsa? O zaman ne olur hiç düşündünüz mü?

İlk bakışta çok mantıklı gelmese de ABD’li ve Avutsuralyalı araştırmacılar robotların Youtube üzerinden bir şeyler öğrenebilmesini sağlayan bir sistem geliştirdi ve şu anda basit işlemler için bile olsa kullanıyor. Yapay zeka konusu üzerinde çalışmalar yapan bilim insanları bu yöntem sayesinde robotların Youtube videolarını izleyerek kendilerini geliştirebilmelerini amaçlıyor. Şu anda, basit bir tabir ile, videolar robotların biraz daha anlayabileceği bir formata getiriliyor ve bu format sayesinde öğrenebilme kabiliyetleri artıyor. Teknoloji durur mu hiç, gelişmeye devam eder ve artık herhangi bir ara işleme gerek kalmadan Youtube üzerinden direkt izleme yapılarak anlayabilecekleri formata gelirler. Hazır bir çok şey öğreniyorlar, akıllı sistemler sayesinde bir de yorumlayabilirler ise o zaman vay halimize.

Bu ne anlama geliyor? Beraber hayal edelim.

– Robotlar, yemek videoları izleyerek iyi birer aşçı olabilir

– Düzenli, sistematik işler için zaten kullanılan robotik sistemler hala insanların yaptığı düzenli işler için daha fazla kullanılabilir (evet, robotlar işinizi elinizden alacak, acele edin.)

– Öğretmenlik (daha doğrusu bir şeyler öğretmek), garsonluk, muhasebe, inşaat işçiliği, mekanik işçilik, maden işçiliği, silah kullanmayı bilen askerler, kahve aldığınız baristalar, polisler… kalır mı dersiniz?

Not: Robotlardan önce siz öğrenin. Youtube ve internetteki bir çok farklı nimetten faydalanmanız için geç değil.

Bu listeyi çoğaltmak için araştırma yaparken Twitter’da paylaşılan bir video ile aslında çok da fazla bir şey yazmama gerek kalmadığını gördüm. Çoğu zaman olduğu gibi birileri çok daha iyi bir şekilde hazırlamış. Mutlaka izleyin.

Videoyu izlediyseniz tedirginliğiniz bir kat daha artmış olmalı. Görünmeyen bir şekilde olsa da robotlar şu anda otomasyon sistemlerinde hayatımızın büyük bir bölümünü kolaylaştırıyor. Kendini geliştirebilen, öğrenen robotları ise ilk çıkan cep telefonları, ilk bilgisayarlar, internetin ilk zamanları, devasa büyüklükteki az hafızalı harici bellekler gibi düşünebilirsiniz. Çok uzak değil, sadece 30 yıl önce kişisel bilgisayarlar diye bir şey hayatımızda yoktu ve bilgisayar teknolojisi çok pahalıydı. 20 yıl önce internet erişimi olan kişi sayısı ise şimdiki zamana göre neredeyse 3-5 kişiyle sınırlıydı ama şu anda hayatımızın vazgeçilmezleri ve bu gelişmeler sadece 20 yıl içerisinde oldu.

Hayal edin, 5 yıl sonra doğacak olan çocuğunuz 20 yaşına geldiği zaman, yani bundan sadece 25 yıl sonra çocuğunuz ne iş yapıyor olacak? Bugün gördüğünüz işlerin çoğunu yapan robotlar evlerimize kadar girmiş olacak ve buna şaşırmaya bile vaktiniz olmayacak.

iRobot filmini izlemediyseniz hemen açın izleyin. 2004 yapımı bu film aslında bize biraz abartılı bir şekilde (umarım öyledir) geleceğin bir önizlemesini yapıyor diyebiliriz. Belki de onu izledikten sonra “Her” filmini de izlemelisiniz. Hatta hemen ardından Black Mirror serisini izlemeye başlayabilirsiniz.

Son zamanlarda 3 boyutlu yazıcılar, Google’nin Boston Dynamics’i satın alması, Nasa’nın 10 yıl önce yola çıkardığı uzay aracının ulaşması, yine ESA’nın uydusuna gönderdiği (ışınladığı) cisimlerin basılması ve şimdi de Youtube’dan öğrenen robotlar gibi inanılmaz, tarihi değiştirebilecek hareketleri görüyoruz. Bir kaç yıl öncesinde hayal gibi olan şeyler artık gerçek ve gelişmeye devam ediyor.

Robot teknolojisi ve hayatımızın geri kalanı ile ilgili tedirgin olmak yerine ayak uydurup, geleceğe umutla bakmak ve eğer istiyorsanız çocuklarınız/torunlarınız için zamanı yakalamanız yapabileceğiniz en güzel şey olacaktır.

Geleceğe endişeli değil de umut dolu gözlerle bakmak için araştırın, okuyun, takip edin, paylaşın…

Işınlanma Hayali 3D Yazıcılar Sayesinde Mi Gerçekleşecek?

Daha önce 3 Boyutlu yazıcılar (3D Printer) hakkında kısa bir şeyler yazmıştım. Daha öncesinde de “Kişisel Robotlar” hakkında bir hikaye paylaşmıştım ve sadece hikaye olması bile beni çok heyecanlandırıyordu. Şimdi paylaşacağım şey ise hikaye değil tamamen gerçek ve bence 2014 yılının en önemli gelişmesi. Diğer iki yazıyı önce okuyup sonra bu yazıyı okursanız kafanızda çok daha farklı şeyler canlanacağından emin olabilirsiniz.

Uluslararası Uzay İstasyonu (ISS) özetle; üzerinde yaşanabilen ve dünya yörüngesinde bulunan en büyük yapay uydudur. Bu uyduda 6 astronot yaşıyor ve bu kişilerin teçhizat ihtiyaçları 25 Kasım 2014’e kadar dünyadan belli zamanlarda kalkan roketler sayesinde sağlanıyordu.

xl-2016-3d-printing-space-1

17 Kasım’da dünyadan gönderilen bir 3D printer sayesinde artık bu ihtiyaçları için aylarca beklemelerine gerek kalmadı. “Made in space” isimli şirketin tasarladığı özel 3 boyutlu yazıcı, 25 kasımda duyulan bir ingiliz anahtarı ihtiyacı sonucu kullanıldı. Bunu 2 yıl önce birisi size ve bana söylese muhtemelen gülerdik ama ihtiyaç tam olarak şöyle giderildi:

– Uluslararası uzay istasyonundan ingiliz anahtarı ihtiyacı olduğuna dair mesaj gönderildi.
– Mesaj, NASA tarafından alındı ve hızlıca bir ingiliz anahtarı modellemesi hazırlandı.
– Hazırlanan 3 boyutlu model, email aracılığıyla ISS’e gönderildi.
– 3 Boyutlu modeli mailinden indiren ISS astronotu “Berry Wilmore” 3 Boyutlu tarayıcıdan bu modeli bastı!

Yukarıdaki 4 madde şu anda gözünüze çok önemli gelmeyebilir ama bir de geleceği düşünün. (Gelecek derken 10-15 yıl sonrası) Neler yapılabilir, hayal bile edemezsiniz.

Uzayda bulunan bir uydunun içerisinde dünyadan aldığınız modeller ve yönlendirmeler ile parçalarını basarak daha büyük farklı cihazlar üretebilirsiniz.

Ben bu olayı ışınlanma olarak hayal ediyorum. Filimlerde gördüğümüz ışınlanma nasıl oluyordu bir düşünün. Bir cihaz içerisinden girip, diğer yerde genelde aşağıdan yukarı tekrar oluşuyordu. Dünyadan gönderilen bir modelin de uzayda aşağıdan yukarı oluşması nerden baksanız basit ışınlanma gibi düşünülebilir. (Olmadığınız biliyoruz tabi ki!)

Bakalım daha neler göreceğiz. Birileri neler hayal edecek ve başkaları gerçekleştirecek…

Ayak Uydur, Ayakta Kal!

netflix-feet-up

Gelişmelere karşı direnmek veya kayıtsız kalmak herkes için oldukça kötü sonuçlar doğuran bir eylemdir. Şahıs, şirket veya devlet olmanız hiç bir anlam ifade etmiyor. Tabiri caiz ise gelişmelere karşı direniyorsanız kaybedenlerdensiniz.

Kişi olarak direndiğiniz zaman, bireysel gelişiminiz durur ve hatta gerilemeye başlar. Gerileme nedeni de zamanla doğru bildiğiniz şeylerin bile bazı gelişmeler karşısında değişebileceğindendir. Yani durduğunuz yerde (en sevdiğimiz şey) gerilersiniz. Ne kadar harika değil mi?

Şirket olarak direndiğinizde gelişmeler artık birilerini rahatsız etmeye başlar. Gelişmelere karşı direnerek iş yapmaya çalışmak size zaman kaybının yanında artık büyük bir eksi olarak döner. Çalışanlarınız huzursuz ve mutsuz olur. Yaptığınız iş belki çoktan şekil değiştirmiştir, gelişmeler farklı ihtiyaçlara neden olmuştur ama siz hala yerinizde sayıyorsunuzdur. Tahmin ettiğiniz gibi bu durum sizin sonunuz anlamına geliyor. (Nokia?)

Plak şirketleri radyolara karşı ne kadar direndi?

Yaşımdan dolayı plak dünyasında yaşamadım ama her dönemin olduğu gibi o döneminde teknolojik gelişmeleri vardı. Radyo! Radyo yayınları başladığı dönemlerde acaba plak şirketleri satışlarında meydana gelen düşüşten dolayı radyocuları suçladı mı? Onları egale edebilmek için çabaladı mı? Yoksa radyoyu güzel bir dağıtım kanalı olarak görüp oradan da para kazanmaya mı çalıştılar? Bu konuda net bir bilgi bulamadım ama tahminimce sürece ayak uydurdular.

İhtiyaçlar değişti ve plaklar tek başına bu ihtiyaçları karşılamaya yetmeyince artık devir değişti ve kasetler ve hemen ardından CD’ler çıktı ve sonrası hepimizin bildiği gibi iTunes, Spotify vs…

Konuyu asıl getirmek istediğim nokta tabi ki internet dünyası ve bu dünyaya karşı uzun yıllar verilmiş anlamsız savaşlar. Müzik dünyası neden interneti bir dağıtım kanalı olarak görmek yerine savaştı? Harcanan onca savaş sonucu iTunes ve Spotify gibi hizmetler müzik dünyasını istemese de dijitalleştirdi ve şu anda herkes memnun. İnternet gibi bir gelişmeyi faydaya çevirmek yerine direnmek tabi ki müzik endüstrisine büyük kayıplara neden oldu.

Televizyon dünyası (sinema, dizi bir arada düşünelim) için de durum pek farklı olmadı. İnterneti alternatif bir dağıtım kanalı olarak kullanmadılar ve sonuç Netflix. Netflix ve benzeri platformlar şu anda televizyon kanallarının izlenme sayılarını düşürmekle kalmıyor DVD satışlarını yerlere indiriyor. Artık sadece internet için yapılan diziler takip edilmeye başlanıyor ve tabi televizyonda yayınlanan diziler de çoğunlukla internetten takip ediliyor. Dizi firmalarını Youtube üzerinden kazandıkları paralar için Google’da basit bir arama yapmanız yeterli.

Gazetelerin içler acısı durumunu artık konuşmaya bile gerek yok. Sadece tıklatma odaklı galeriler, ve otomatik sayfa yenilemerinden başka bir şey değiller. Bunun yerine zamanında ve tabi ki kaliteli iyi işler yaparak online dünyada da “gazete” olarak kalabilirlerdi.

Şirketler, sosyal medyada yer almamak için ne kadar direndi ve ne kadar geç kaldı hepimiz yakından takip ettik. Sonucu her zamanki gibi yeniliğe ayak uydurmakla sonuçlandı.

Sonuç olarak yeniliklere karşı direnmemeyi bunun yerine en hızlı şekilde adapte olmayı öğrenmemiz ve başarmamız gerekiyor. Bunu en iyi şekilde yapanlar ayakta kalacaktır, yapamayanlar ise 3. sayfa haberleri gibi bir haber ile uğurlanmaya mahkumdur.

Peki 2015 ve sonrası yenilikler hakkında neler yapıyorsunuz? Takip ediyor musunuz?

Hava Reklamcılığında Yeni Akım, Drone!

Bu yazının başlığını 3 Haziran 2014 tarihinde atmışım. O zamanlar görüdğüm bir kaç Drone reklamcılığı haberi üzerine heyecanlanmış, bu reklam modelinin geleceğine dair güzel şeyler hissetmiştim ama çok uzun sürmedi. – Teknolojinin ve gündelik olayların bu kadar hızlı değişmesi sizi de korkutmuyor mu? –

Drone Kullanımı ve Geleceği

Drone’ların özel hayatı ihlal ettikleri ve buna ek olarak da tehlike arzettikleri (kafanıza drone düşsün istemezsiniz değil mi?) yavaş yavaş ortaya çıkınca ve bu tür konularda şikayetler arttıkça hava reklamcılığı anlamında hikaye başlamadan bitmiş oldu. Aslında bu işin çıkış noktasında Amerikalı 19 yaşındaki bir üniversite öğrencisi ve tabi ki Amazon’un efsanevi CEO’su Jeff Bezos var. Bezos, insansız hava araçları ile Amazon kargolarının taşınabileceği konusunda fikirler ortaya attı ve akabinde genç öğrenci drone’lar ile saatlik ücret karşılığı reklam afişleri gezdirmeye başladı. Tabi yukarıda saydığım nedenlerden ötürü bu iş modeli de çok uzun süre yürümemiş olacak ki site kapanmış.

Peki bu drone’lar ile neler yapılıyor? 

Şu anda en hızlı yükselen trend drone’lar aracılığıyla çekişmiş video ve fotoğraflardan oluşan stok siteler. Bu sitelerde farklı kategorilerde yüzlerce video ve fotoğraf bulabiliyor satın alarak kullanabiliyorsunuz. Klasik stok satışı yapan sitelerden içerik dışında çok bir farkı yok. Ama sayıları hızla artıyor.

Stok siteler dışında zaten kullanılan bir de profesyonel etkinlik çekimleri konusu var. Şu anda dışarda yapılan her etkinlikte özelleştirilmiş drone ve yüksek ihtimalle gopro’lar aracılığıyla çekimler yapılıyor ve bu çekimlerden klipler, tanıtımlar hazırlanıyor. Oldukça güzel görüntülerin de ortaya çıktığını söylemeliyim. Yakında her etkinlik ajansının drone seti ve operatörü olacaktır. (Belki de çoktan olmuştur)

Bu iki alan dışında tabi ki bir çok farklı alanda kullanılacaktır, hatta çok yaratıcı alanlarda kullanılacağını göreceğimizden şüphem yok ama yaygınlığı tartışılır. (Belgesel, klip ve film çekimleri için zaten benzer araçlar kullanılıyordu.)

Kişisel kullanım alanları ise git gide sınırlandırılan drone’lar yakın zamanda çok daha sınırlı bir kullanım alanına sahip olacaktır diye düşünüyorum. Başkalarına kötü fikir vermek istemem ama çok kötü şeyler çok rahat yapılabilir drone’lar ile. Hele ki çılgın mühendis olduğunuzu düşünüyorsanız ve elektronik yetenekleriniz de var ise yapabileceklerinizin sınırı kalmıyor. (Search Youtube)

Bu olay, bazı açılardan bana Zeplin’leri anımsatıyor. Onların da çok acıklı ve bilinmesi gereken bir hikayesi var.

SANA NE?

Gazze’de ve hatta dünyanın dört bir yanında olanlar dünyanın çivisinin çıktığının, insanlığın sadece çıkar ilişkilerinden ibaret olduğunun göstergesi.

Filler tepiniyor ve olan her zaman olduğu gibi masum insanlara oluyor. Her ne hikmetse, bu masum halkın geri kalanı bunun farkına varmamakta ısrarcı!

Bu işin bir de “tepki” kısmı var ki o da işin en anlamsız, cevabı en bulunamayacak olan bölümü. Ben basit bir cevap veriyorum: Sana ne? 

– Cemaatçiler nerdesiniz?

– Sana ne?

– Geziciler nerdesiniz?
– Sana ne?

– Boykot mu edilirmiş, çözüm bu mu?
– Sana ne?

– İsrail konsolosluğu c blokta, protesto yanlış yerde yapılıyor ya! (Hadi canım, kimse bunu bilmiyordu sağol)
– Sana ne?

Herkes kendi vicdanından sorumludur, kendi istediğine ses çıkarır, istemediğine çıkarmaz. Bunu yargılamak kimsenin haddine değil. (Her ne kadar bu yazıda kısmen bende yapıyor olsamda.)

Arkadaşım, kardeşim, canım; yaşananlara tabi ki tepkini göster! Bilgin, eğitimin, araştırman ve en önemlisi vicdanın ölçüsünde tepkini göster. Gerisine karışma. Geri kalanlara da karışma çünkü yaptığın şeyin hiç bir anlamı veya faydası yok.

Özel Üniversiteler Gerçekten Çok mu Happy?

Pharrell Williams Happy

Tercih dönemi geldiği için üniversiteler yine çılgınlar gibi reklam kampanyaları yapıyorlar, outdoor, banner, Google, Facebook ve Televizyon reklamlarıysa her yerimiz özel üniversite oldu. Ama gel gör ki bir de sosyal medya içerikleriyle reklam yapmaya çalışan üniversiteler var ki kimsenin aklına gelmeyecek video çalışmaları yapmışlar. Her birini izlediğimde o kadar çok şaşırıyorum ki gerçekten bu kadar yaratıcı, farklı, zeki üniversitelerimiz olduğu için mutluluğum kat kat artıyor. Tüm videolara yer vermek isterdim ama 4 tanesi yaratıcılıklarıyla gönlüme taht kurdu ve ilk aşamada onları paylaşmak istiyorum. Belki sonrasında diğer videoları da ekleyerek güncellemeler yaparım.

İpek üniversitesi:

Hasan Kalyoncu Üniversitesi:

Zirve Üniversitesi:

İstanbul Aydın Üniversitesi:

Bonus:

METU (Resmi bir iş olmayabilir):